Ev sahibi olmak, Türkiye’de milyonlarca insan için hayatın en önemli hedeflerinden biri. Ancak konut fiyatlarının gelirlerin çok üzerinde seyretmesi, bu hedefe ulaşmayı herkes için aynı ölçüde zorlaştırmıyor. Özellikle kadınlar açısından tablo daha ağır. Erkeklerin bir ev satın alabilmek için ortalama 8 yıllık maaşını gözden çıkarması gerekirken, kadınların yaklaşık 12 yıllık gelirini konuta ayırmak zorunda kalması, ekonomik eşitsizliğin konut piyasasındaki çarpıcı yansımalarından biri olarak öne çıkıyor.
Bu farkın temelinde yalnızca konut fiyatları bulunmuyor. Kadınların ortalama gelirlerinin erkeklerden daha düşük olması, çalışma hayatında daha fazla kesinti yaşamaları, kayıt dışı veya güvencesiz işlerde daha yüksek oranda yer almaları ve kariyer süreçlerinde çocuk bakımı gibi sorumlulukları daha fazla üstlenmeleri, konut sahibi olmayı zorlaştırıyor. Başka bir ifadeyle aynı evin fiyatı kadın ve erkek için aynı olsa da o eve ulaşmak için gereken ekonomik çaba aynı değil.
Konut fiyatlarının yükseldiği dönemlerde gelir düzeyi belirleyici hale geliyor. Bir kişinin maaşının önemli bir bölümünü kira, gıda, ulaşım ve diğer temel ihtiyaçlara ayırması, tasarruf yapmasını zorlaştırıyor. Kadınların ortalama kazançlarının daha düşük olması ise birikim sürecini daha da uzatıyor. Üstelik konut kredisine erişimde yalnızca aylık taksit değil, peşinat ve kredi değerlendirmesi de önemli. Düzenli ve yüksek gelir sahibi olmak krediye ulaşmayı kolaylaştırırken, çalışma hayatındaki kesintiler kadınların finansmana erişimini olumsuz etkileyebiliyor.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta da mülkiyet meselesi. Ev sahibi olmak yalnızca barınma ihtiyacının karşılanması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda geleceğe yönelik ekonomik güvence, servet birikimi ve finansal bağımsızlık anlamına geliyor. Bir ev sahibi olan kişi, yıllar içinde değer kazanabilecek bir varlığa sahip oluyor. Kiracı konumunda kalan kişi ise gelirinin önemli bir bölümünü düzenli olarak konut giderine ayırıyor ancak bu ödeme kendisine bir mülkiyet kazandırmıyor.
Kadınların konut sahibi olmasının zorlaşması bu nedenle yalnızca bugünün ekonomik koşullarını değil, gelecekteki servet dağılımını da etkiliyor. Gelir farkı ile mülkiyet farkı birbirini besleyen bir döngü oluşturabiliyor. Daha düşük gelir daha az tasarruf anlamına geliyor; daha az tasarruf daha düşük peşinat ve daha sınırlı kredi kapasitesi yaratıyor. Sonuçta ev sahibi olmak gecikiyor. Ev sahibi olamayan kişi de konut fiyatlarındaki artıştan doğrudan yararlanamıyor.
Bu tablo, kadınların ekonomik bağımsızlığı açısından da önemli bir uyarı niteliğinde. Kendi adına bir konut sahibi olmak, bireyin geleceğe ilişkin güven duygusunu güçlendirebildiği gibi ekonomik karar alma kapasitesini de artırıyor. Özellikle tek başına yaşayan, boşanmış, dul veya çocuk sahibi kadınlar açısından konut güvenliği çok daha kritik hale geliyor.
Çözüm ise yalnızca konut fiyatlarının düşmesini beklemekten geçmiyor. Kadınların istihdam oranının artırılması, ücret eşitsizliklerinin azaltılması, güvenceli çalışma imkanlarının genişletilmesi ve uygun maliyetli konut finansmanına erişimin kolaylaştırılması gerekiyor. Bunun yanında sosyal konut politikalarının yalnızca dar gelirli haneleri değil, düzenli geliri olduğu halde yüksek konut fiyatları nedeniyle ev sahibi olamayan kesimleri de kapsaması önem taşıyor.
Sonuç olarak, erkeklerin yaklaşık 8 yıllık, kadınların ise 12 yıllık maaşını bir eve ayırmak zorunda kalması, konut piyasasındaki eşitsizliğin sadece fiyatlarla açıklanamayacağını gösteriyor. Sorunun merkezinde gelir, istihdam, finansmana erişim ve mülkiyet imkanları bulunuyor.
Ev sahibi olmak artık yalnızca bir konut satın alma meselesi değil; ekonomik güvence ve geleceğe sahip olma meselesi. Kadınların bu yarışa erkeklerle aynı başlangıç çizgisinden çıkabilmesi için gelirden istihdama, krediden sosyal konuta kadar daha kapsayıcı politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor. Aksi halde konut piyasasındaki eşitsizlik, toplumdaki ekonomik eşitsizliği daha da derinleştiren bir unsur olmaya devam edecek.
Kaynak: Euronews
















